Watchtower ONLINE KÜTÜPHANE
Watchtower
ONLINE KÜTÜPHANE
Türkçe
  • KUTSAL KİTAP
  • YAYINLAR
  • İBADETLER
  • w94 1/8 s. 14-17
  • Otoriteye Ne Oldu?

Bu kısım için bir video yok.

Üzgünüz, video yüklenirken bir hata oluştu.

  • Otoriteye Ne Oldu?
  • Gözcü Kulesi Yehova’nın Gökteki Krallığını Duyurur—1994
  • Altbaşlıklar
  • Benzer Malzeme
  • Otorite Krizde
  • İnsanın Meşru Otorite Arayışı
  • “İki Güç,” “İki Kılıç”
  • Halk Egemenliği Miti
  • Ulusal Egemenlik Miti
  • İnsan Çabaları Bir Başarısızlıktır
  • İsa’nın Takipçilerinin Otorite Konusundaki Görüşü
    Gözcü Kulesi Yehova’nın Gökteki Krallığını Duyurur—1994
  • Yehova’nın Egemenliğinin Güzelliği
    Gözcü Kulesi Yehova’nın Gökteki Krallığını Duyurur—1980 (İnceleme Serisi 52-59)
  • Otoriteye Saygı—Neden Gerekli?
    Gözcü Kulesi Yehova’nın Gökteki Krallığını Duyurur—2000
  • Yehova’nın Egemenliği ve Krallığı
    Gözcü Kulesi Yehova’nın Gökteki Krallığını Duyurur—2007
Daha Fazla
Gözcü Kulesi Yehova’nın Gökteki Krallığını Duyurur—1994
w94 1/8 s. 14-17

Otoriteye Ne Oldu?

DÜŞÜNEN insanlar otoritenin gereğini anlar. Herhangi bir otorite yapısı olmaksızın, insan toplumu kolayca kargaşa içine girebilir. Bu sebepten, Fransa’da anayasa hukuku üzerine yazılmış klasik bir ders kitabı şunları belirtir: “Her insan topluluğunda iki sınıf insan bulunur: emredenler ve yerine getirenler, düzeni koyanlar ve ona uyanlar, önderler ve takipçiler, yönetenler ve yönetilenler. . . . . Otoritenin varlığı her insan toplumunda gözlenebilir.”a

Bununla birlikte, otoriteye karşı tutumlar II. Dünya Savaşından ve özellikle 1960’lardan beri değişti. Fransızca Encyclopædia Universalis bu dönemle ilgili yorumda bulunurken, bir “hiyerarşi ve otorite karşıtlığı krizi”nden söz etti. Böyle bir kriz, Mukaddes Kitap tetkikçilerini şaşırtmaz. Resul Pavlus şunları önceden bildirdi: “Unutmayın, bu dünyanın son çağı, bir karışıklık zamanı olacaktır! İnsanlar kendilerinden ve paradan başka hiçbir şeyi sevmeyecek; övünücü, mağrur ve küfürbaz; ana-babaya itaatsiz olacaklar . . . . ; nefreti dinmeyen, . . . . kendine hâkim olmayan ve zorba, . . . . kibirle dolu olacaklar. Kendi zevklerini, Tanrılarından daha çok sevecekler.”—II. Timoteos 3:1-4, The Revised English Bible.

Otorite Krizde

Bu peygamberlik günümüzü ve çağımızı çok iyi tarif eder. Her alanda otoriteye meydan okunuyor—ailede, okulda, üniversitede, ticaret hayatında, yerel ve ulusal yönetimde. Cinsel devrim, sert rap müziğinin doğuşu, öğrenci gösterileri, usulsüz grevler, yurttaşların yasaları boykot etmesi ve terör hareketleri, tüm bunlar otoriteyle ilgili çöküşün belirtileridir.

Fransız Siyasi Bilimler Enstitüsü ve günlük Paris gazetesi Le Monde tarafından Paris’te düzenlenen bir sempozyumda, Profesör Yves Mény şunu belirtti: “Otorite, ancak meşru bir dayanağı varsa varlığını sürdürebilir.” Bugünkü otorite krizinin bir nedeni birçok kişinin iktidarın meşruluğundan şüphe etmesidir. Yani onların yetkili konumda bulunmalarının haklılığından kuşku duyuyorlar. Bir anket, 1980’lerin başında, Amerika’da nüfusun yüzde 9’unun, Avustralya’da yüzde 10’unun, Britanya’da yüzde 24’ünün, Fransa’da yüzde 26’sının ve Hindistan’da yüzde 41’inin, hükümetlerini meşru olarak görmediğini ortaya koydu.

İnsanın Meşru Otorite Arayışı

Mukaddes Kitaba göre, başlangıçta insan Tanrı’nın doğrudan otoritesi altındaydı. (Tekvin 1:27, 28; 2:16, 17) Bununla birlikte henüz işin başında insanlar iyi ve kötünün ne olduğu konusunda karar verme bakımından Yaratıcılarından bağımsız olmak istediler. (Tekvin 3:1-6) Teokrasiyi, yani Tanrı-yönetimini reddettiklerinden, başka otorite sistemleri bulmak zorunda kaldılar. (Vaiz 8:9) Bazıları otoritesini zor kullanarak kabul ettirdi. Onlara göre, güçlülük haklılık demekti. İsteklerini yaptırmak için güçlü olmaları yeterliydi. Yine de çoğu, yönetme haklarını meşrulaştırmaya gerek duydu.

İlk devirlerden beri birçok hükümdar, ya kendisinin tanrı olduğunu ya da tanrılardan yetki aldığını söyleyerek bunu yaptı. Bu, Mezopotamya’nın ilk hükümdarlarının ve Eski Mısır firavunlarının sahip olduklarını iddia ettikleri mitolojik “kutsal krallık” kavramıdır.

Büyük İskender, onu izleyen Helenistik dönem kralları ve Roma imparatorlarının birçoğu da tanrı olduklarını iddia ettiler, hatta kendilerine tapınılması talebinde bulundular. Böyle hükümdarların yönetimindeki sistemler “imparator kültü” olarak bilinirdi ve amacı toprakları fethedilmiş insanlardan oluşan halklar mozaiği üzerinde hükümdarın otoritesini pekiştirmekti. Hükümdara tapınmayı reddetmek, Devlete karşı yapılan bir hareket olarak görülüp cezalandırılıyordu. Profesör Ernest Barker The Legacy of Rome kitabında şunları yazdı: “[Roma] imparatoru[nun] tanrılaştırılmasının ve tanrısal özelliği nedeniyle ona gösterilen bağlılığın imparatorluğun temeli ya da en azından harcı olduğu açıktı.”

Bu durum, “Hıristiyanlığın,” İmparator I. Konstantin (hükümdarlığı MS 306-337 arası) tarafından yasallaştırılmasından ve daha sonra İmparator I. Theodosius (hükümdarlığı MS 379-395 arası) tarafından Devlet dini haline getirilmesinden sonra da devam etti. Hatta MS beşinci yüzyılın sonuna doğru bile, “Hıristiyan” imparatorlardan bazılarına tanrılar olarak tapıldı.

“İki Güç,” “İki Kılıç”

Papalık daha güçlü hale geldikçe, Kilise ile Devlet arasındaki sorunlar daha da belirginleşti. Bu nedenle, MS beşinci yüzyılın sonunda Papa I. Gelasius “iki güç” prensibini ortaya koydu: papaların kralları kendilerine tabi kılan kutsal yetkisi ve kralların saltanat yetkisi yan yana varlığını sürdürecekti. Bu prensip daha sonra gelişerek “iki kılıç” doktrini haline geldi: “Bizzat papaların taşıdığı ruhi kılıç, ruhban sınıfından olmayan hükümdarlara dünyevi kılıcı vermek için kullanıldı; bununla birlikte bu hükümdarlar dünyevi kılıcı papanın yönlendirmelerine göre kullanmalıydı.” (The New Encyclopædia Britannica) Ortaçağ boyunca Katolik Kilisesi bu doktrine dayanarak, imparatorların ve kralların otoritesini meşrulaştırmak üzere, onları tahta geçirmeye hakkı olduğunu iddia etti ve böylece eski “kutsal krallık” mitini devam ettirdi.

Bununla birlikte bu doktrin, siyasal yöneticileri papalığa tabi olmaktan kurtarmayı amaçlayan daha sonraki bir gelişmeyle, yani kralların Tanrısal hakkı denen ilkeyle karıştırılmamalıdır. Tanrısal hak teorisi, kralların yönetme yetkisini Roma’daki papa vasıtasıyla değil, doğrudan Tanrı’dan aldığı fikrini taşır. New Catholic Encyclopedia şunları belirtir: “Papanın devlet başları üzerinde evrensel boyutta ruhi hatta dünyevi bir güç kullandığı bir zamanda, Tanrısal hak fikri ulusal devletlerin krallarını öyle bir konuma getirdi ki, onlar otoritelerini Tanrısallık açısından papanınkine eşit olarak haklı gösterebilirdi.”b

Halk Egemenliği Miti

Zaman geçtikçe insanlar başka otorite kaynakları konusunda fikirler ileri sürdü. Bunlardan biri halkın egemenliği idi. Birçok kişi bu fikrin Yunan kökenli olduğuna inanır. Bununla birlikte, Eski Yunan demokrasisi sadece birkaç kent-devletinde uygulanıyordu ve bunlarda bile sadece erkek yurttaşlar oy kullanırdı. Nüfusun en az yarısını, en fazla beşte dördünü oluşturduğu tahmin edilen kadınlar, köleler ve yabancı yurttaşlar bunun dışında tutulurdu. Buna halk egemenliği demek biraz zor olsa gerek!

Halkın egemenliği fikrinin yaygınlaşmasını kim sağladı? Bu fikrin Ortaçağ’da Roma Katolik ilahiyatçıları tarafından ortaya atılmış olması şaşırtıcıdır. 13. yüzyılda, Aquino’lu Tomasso, egemenlik Tanrı’dan kaynaklanıyorsa da, bunu kullanma yetkisinin insanlara verildiği fikrini savundu. Bu fikir zamanla yaygın şekilde benimsendi. New Catholic Encyclopedia şunu söyler: “Otoritenin kaynağının insan olduğu fikri, 17. yüzyıl Katolik ilahiyatçılarının büyük bir çoğunluğu tarafından desteklendi.”

Papanın, piskoposun veya papazların seçiminde halka hiç söz hakkı tanımayan bir kilisenin ilahiyatçıları neden halk egemenliği fikrinin yayılmasına önayak olsun? Çünkü bazı Avrupa kralları papalığın otoritesi altında gittikçe daha çok huzursuzluk çıkarıyordu. Halkın egemenliği teorisi, papaya gerekli görüldüğünde bir imparator veya hükümdarı tahtından indirme yetkisi verdi. Will ve Ariel Durant adlı tarihçiler şunları yazıyor: “Bu teoriyi papalık otoritesine karşı olan krallık otoritesini zayıflatma aracı olarak gören birçok Cizvit de halkın egemenliğini savunanlar arasındaydı. Kardinal Bellarmino, halktan kaynaklandığına ve onlara tabi olduğuna göre, kralların otoritesinin papaların otoritesinden açıkça daha aşağı olduğunu savundu . . . . İspanyol bir Cizvit olan Luis Molina, dünyevi otoritenin kaynağı olan halkın, haklı olarak—fakat kurallarına uygun bir yöntemle—adaletsiz bir kralı tahtından indirebileceği sonucuna vardı.”

Tabii ki bu “kurallarına uygun yöntem” papa tarafından düzenlenecekti. Fransızca bir Katolik kitabı olan Histoire Universelle de l’Eglise Catholique bunu doğrulayarak, şunların kayıtlı olduğu Biographie universelle’den alıntı yapar: “Bellarmino . . . . yaygın bir Katolik doktrini olarak, hükümdarların halk seçimiyle yetki aldığını ve halkın bu seçme hakkını ancak papanın etkisi altında kullanabileceğini öğretir.” (İtalikler tarafımızdandır.) Böylece halkın egemenliği, hükümdarların seçimini ve gerekirse tahttan indirilmesini etkilemek üzere papanın kullanabileceği bir araç haline geldi. Daha yakın zamanlarda ise bu anlayış, temsili demokrasilerde Katolik hiyerarşisinin Katolik seçmenleri etkilemesine izin vermiştir.

Çağdaş demokrasilerde hükümetin meşruluğu “yönetilenin rızası” denen kavrama dayanır. Buna rağmen, en iyi haliyle bile bu “çoğunluğun rızasıdır” ve seçmenlerin kayıtsızlığı ve siyasi entrikalar nedeniyle, genellikle bu “çoğunluk” aslında nüfusun sadece küçük bir azınlığından oluşur. Bugün “yönetilenin kabulü” çoğunlukla ‘yönetilenin razı olmasından veya teslimiyetinden’ fazla bir anlam taşımaz.

Ulusal Egemenlik Miti

İlk papalar tarafından desteklenen kutsal krallık miti, kralların Tanrısal hakkına dönüşünce durum papalığın zararına olmuştu. Halk egemenliği teorisi de benzer şekilde Katolik Kilisesinin aleyhine döndü. 17. ve 18. yüzyıl boyunca İngiliz Thomas Hobbes ve John Locke ve Fransız Jean-Jacques Rousseau, halk egemenliği fikri üzerinde durdu. Yöneten ile yönetilen arasında yapılan bir “toplum sözleşmesi” teorisinin farklı şekillerini geliştirdiler. Onların prensipleri teolojiye değil “doğal düzen”e dayanıyordu ve bu anlayış Katolik Kilisesine ve papalığa ciddi şekilde zarar veren fikirlerle sonuçlandı.

Rousseau’nun ölümünden kısa süre sonra Fransız Devrimi patlak verdi. Bu devrim meşruluk konusundaki bazı fikirleri yok etti, fakat bir yenisini, yani ulusal egemenlik fikrini yarattı. The New Encyclopædia Britannica şu yorumu yapar: “Fransızlar, kralların Tanrısal hakkını, soyluların üstünlüğünü, Roma Katolik Kilisesinin ayrıcalıklarını reddetti.” Fakat Britannica şunu ekler: “Devrim, yeni bir buluş olan ulus-devlet kavramını olgunlaştırdı.” Devrimcilerin bu yeni ‘buluşa’ ihtiyaçları vardı. Neden?

Çünkü Rousseau’nun savunduğu sistem altında, yöneticilerin seçiminde bütün yurttaşlar eşit söz hakkına sahip olacaktı. Bu, evrensel olan oy kullanma hakkına dayalı bir demokrasiyle sonuçlanacaktı; ki bu Fransız Devrimi önderlerinin tercih etmedikleri bir durumdu. Profesör Duverger şunları açıklıyor: “Kurucu Meclis burjuvaları tamamen istenmeyen bir şey olarak görülen bu sonuçtan kaçınmak amacıyla, 1789 ile 1791 arasındaki dönemde ulusal egemenlik teorisini buldular. Kendisini oluşturan unsurlardan ayrı, gerçek bir varlık olarak gördükleri ‘Ulus’ kavramı ile halkı bir tuttular. Temsilcileri aracılığı ile egemenliği kullanma yetkisine sahip olan, sadece Ulus’tur . . . . Görünüşte demokratik olan, ulusal egemenlik doktrini aslında hiç de demokratik değildir; çünkü bu her yapıdaki hükümeti, özellikle de otokrasiyi haklı kılmak üzere kolaylıkla kulanılabilir.” (İtalikler yazar tarafından.)

İnsan Çabaları Bir Başarısızlıktır

Otoritenin meşru bir kaynağı olarak Ulus-Devlet’in kabul edilmesi milliyetçiliğe yol açtı. The New Encyclopædia Britannica şunları belirtir: “Çoğunlukla milliyetçiliğin çok eskiye dayandığı düşünülür; bazen hatalı şekilde siyasi yaşamda kalıcı bir etken olarak kabul edilir. Aslında, Amerikan ve Fransız devrimleri, onun güçlü şekilde ilk ortaya çıkışları olarak görülebilir.” Bu devrimlerden beri, milliyetçilik Amerika kıtaları, Avrupa, Afrika ve Asya’ya yayılmıştır. Kirli savaşlar milliyetçilik adı altında haklı gösterilmiştir.

İngiliz tarihçi Arnold Toynbee şöyle yazdı: “Milliyetçiliğin özü, Kabileciliğin eski şişelerindeki yeni Demokrasi şarabının ekşi mayasıdır. . . . . Demokrasi ve Kabilecilik arasındaki bu garip uzlaşma, çağdaş Batı Dünyasının uygulamalı siyasetinde Demokrasinin kendisinden çok daha etkili olmuştur.” Milliyetçilik barış dolu bir dünya oluşturmadı. Toynbee şöyle dedi: “Din Savaşlarını çok kısa bir aradan sonra Milliyetçilik Savaşları izledi; ayrıca çağdaş Batı Dünyasında var olan dinsel fanatiklik ve milli fanatiklik ise açıkçası tek ve aynı kötü tutkudur.”

Yöneticiler “kutsal krallık,” “kralların Tanrısal hakkı,” “halk egemenliği,” ve “ulusal egemenlik” mitleri vasıtasıyla hemcinsleri üzerindeki otoritelerini meşrulaştırmaya kalkıştılar. Bununla birlikte, insan yöneticilerin siciline baktıktan sonra, İsa’nın bir takipçisinin Süleyman’ın açıkladığı şu düşünceye katılmaması elde değildir: “Bir adamın diğer adam üzerine hâkimiyeti kendi zararınadır.”—Vaiz 8:9.

İsa’nın takipçileri siyasal Devlete tapınmaktansa, Tanrı’ya tapınır ve tüm otoritenin meşru kaynağının O olduğunu kabul ederler. Mezmur yazarı Davud’un şu sözleri ile aynı fikirdedirler: “Ya Yahve, büyüklük, güç, ihtişam, günlerin uzunluğu ve izzet senindir, gökte ve yerde olan her şey senindir. Egemenlik senindir, Yahve; sen her şeyden yüce ve üstünsün.” (I. Tarihler 29:11, The New Jerusalem Bible) Bununla birlikte, onlar Tanrı’ya itibar ederek, hem dünyevi hem de ruhi alandaki otoritelere uygun saygıyı gösterirler. Bunu nasıl ve neden sevinçle yapabildikleri sonraki iki makalede incelenecek.

[Dipnotlar]

a Maurice Duverger tarafından yazılan Droit constitutionnel et institutions politiques.

b The Catholic Encyclopedia şunları belirtir: “(İster Kralın ister Cumhuriyetin, bütün otoritelerin Tanrı’dan geldiği doktrininden çok farklı olan) bu ‘kralların Tanrısal hakkı’ Katolik Kilisesi tarafından asla takdis edilmemiştir. Reform hareketinde bu ilke Katolikliğe fazlasıyla düşman bir şekil aldı; İngiltere’de VIII. Henry ve I. James gibi hükümdarlar ruhi ve sivil otoritenin tamamen kendilerine ait olduğunu iddia ettiler.”

[Sayfa 15’teki resim]

Katolik Kilisesi imparatorları ve kralları tahta geçirme yetkisine sahip olduğunu iddia etti

[Tanıtım notu]

Şarlman’ın takdis edilmesi: Bibliothèque Nationale, Paris

    Türkçe Yayınlar (1974-2026)
    Oturumu Kapat
    Oturum Aç
    • Türkçe
    • Paylaş
    • Tercihler
    • Copyright © 2026 Watch Tower Bible and Tract Society of PA
    • Kullanım Şartları
    • Gizlilik İlkesi
    • Gizlilik İlkesi
    • JW.ORG
    • Oturum Aç
    Paylaş